Bu gadget'ta bir hata oluştu

27 Şubat 2013 Çarşamba

Altın Postun Peşinden Batum’a…

Batum…
Karadeniz kıyısında, güneybatı Gürcistan’da yer alan, Acara Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti. Gürcistan’ın ikinci başkenti olarak da anılıyor. 180.000 nüfusa sahip, önemli bir liman ve ticaret merkezi. Coğrafi olarak da önemli bir merkez, çünkü hem Transkafkasya Demiryolu, hem de Bakü Petrol Boru Hattı burada sonlanıyor. Ekonomisi genel olarak tarım ve turizme dayalı. Subtropikal bölgede yer aldığı için, çay, turunçgiller, avakado ve tütün üretimi açısından zengin.  Çay paketleme, tütün işleme, meyve ve balık konserveciliği, petrol rafineri tesisleri ve gemi yapım endüstrilerine ek olarak altın, gümüş, bakır ve demir madenciği var. Gürcistan’da şarapçılık çok eski bir gelenek ve önemli bir iş kolu.
M.Ö. 12 y.y.’a uzanan tarihi, Kadim alfabesi, ihtişamlı mimari eserleri, Kafkaslar, tarihi ipek yolu, önemli mitolojik karakterleri ve doğal güzellikleriyle, bir kardeş şehir Batum.
Yeşilin binbir tonunu gördüğüm Doğu Karadeniz turumun devamında Batum yolundayım. Sâhil şeridi boyunca, denizin turkuazdan laciverte değişen renklerini izliyorum.  Hopa’yı geçip, Sarp sınır kapısına yaklaşırken yolun sağında denize dik uzanan tepelere bakıyorum. Yeşilin binbirinci rengi de buradaymış demek. Tepelerden birinde, bir minareye ilişiyor gözüm. Aynı tepenin diğer ucunda ise bir haç var. Birbirlerine bu kadar yakınken, aynı zamanda ne kadar da uzak olduklarını düşünüyorum bir an. En azından öyle  gösterildiğini.
Gürcistan sınırına geliyoruz. Artık Batum sadece 20 dakika uzağımızda. Sınır görevlilerine önceden iletilen kimlik bilgilerimiz sayesinde giriş için fazla beklemiyoruz. Nüfus cüzdanlarımızı gösterip, 1 TL gibi sembolik bir ücret karşılığında, uzayıp giden Türk plakalı tırların ve taşıtların yanından yürüyerek, Gürcistan’a geçiyor, sınırın öte yanında bizi bekleyen aracımıza biniyoruz.
Batum’a yaklaşırken, Karadeniz’e batarken gökyüzünü muhteşem renklere boyayan kızıl güneşi ve bu ışıkta yansıyan Gürcistan panaromasını izliyorum. Sanki bir yerlerde Beethoven’ın Pastoral Senfonisi çalıyor gibi. Bir yandan da farklı bir ülkede olmanın ipuçlarını yakalamaya çalışıyorum. Oysa henüz her yer Karadeniz, her yer tanıdık…
Geçtiğimiz köylerde evlerin dış cephelerinin çinkolarla kaplı olması dikkatimi çekiyor. Geleneksel ahşap yapıları doğanın acımasızlığından korumak için olsa gerek diye düşünüyorum.
Batum’a yaklaşırken rehberimizden Gürcistan tarihi hakkında bilgi alıyorum.
Kan ve isyan yüklü bir tarih
Bölgenin tarihi çok eskilere dayanıyor. Gürcistan’ın atalarının M.Ö 2000 yıllarında Önasya’dan gelen Hititler ve Subarlar olduğunu, M.Ö.1000 yılında ise Urartuların tarih sahnesine çıktığını, sonrasında, doğuda İberya, batıda Kolhida olmak üzere iki yeni Gürcü devleti kurulduğunu öğreniyorum. Gürcistan’ın tarihi kan ve isyan yüklü. Bizans ve Pers savaşları, Arap istilâları, Selçuklular, Moğol saldırıları, 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı egemenliği,  Rus işgâli, Sovyet egemenliği…
19’uncu yüzyılda Rusya’nın bir parçası iken, 1917’deki Rus Devrimi’nden sonra bağımsızlık mücadelesine girişen ülke, 1921’de yeniden Rusya tarafından işgâl edilmiş. Sovyetler Birliği’nin Prestroyka Hareketi ile birlikte dağılma sürecine girmesinin ardından, 1990 yılından itibaren güçlü bir bağımsızlık hareketi başlamış ve 1991 yılında, ülke genelinde yapılan referandum sonucunda ortaya konan halk iradesiyle, parlemento Gürcistan’ın bağımsızlığını ilan etmiş.
Ülkenin etnik yapısı oldukça karışık. Gürcüler, Acaralar, Lazlar ve Megrellerin yanısıra, Türk, Tatar, Kürt, Zaza, Abhaz, Ermeni, Yahudi grupları da ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşıyor.

Resim gibi alfabe ve Alfabe Kulesi
Yollardaki tabelaları çözmek ne mümkün! Resim gibi bir alfabesi var.
Gürcü alfabesi iki bin yıllık geçmişi ile dünyadaki 14 antik alfabeden biri. 5. yüzyılda geliştirilmiş Mkhedruli alfabesi kullandıkları için Gürcülerin çok eski  antik el yazmalarını tercümeye ihtiyaç duymadan okuyabildikleri söyleniyor. En üst katında  dönen bir restaurantın olduğu ve üzerinde Gürcü alfabesinin 33 harfinin bulunduğu Alfabe Kulesi şehrin sembollerinden… 
Ünlü Şairin karşılıksız aşkı
Gürcü edebiyatı binbeş yüz yıllık geçmişi ile büyük bir zenginliğe sahip. Gürcü
edebiyatı denince akla gelen en önemli isim Batum’un en şık caddesine de adını
veren Şota Rustaveli. Gürcü edebiyatının destansı başyapıtı Vephistkaosani  (Kaplan
Postlu Kahraman) adlı yapıtın yazarı Kraliçelerin Kraliçesi olarak anılan ve Gürcü
tarihinin altın döneminin hükümdarı olan Kraliçe Tamara’ya aşıkmış. Fakat aşkına
karşılık bulamayınca Kudüs’teki bir Gürcü manastırına yerleşip, orada ölmüş.
Kraliçe Tamara’nın  adı geçmişken, kendisinden bahsetmek lazım. Tamara; ülke
tarihinin en önemli kadın portrelerinden. 1184 yılında başlayan 29 yıllık
hükümdarlığı boyunca Gürcistan, tarihinin en geniş sınırlarına ulaşmış.  Tamara;
hâlen Gürcistan parası 50 Lari’lerin üzerinde gücünü ve güzelliğini sürdürmeye
devam ediyor…
Ben giderim Batum’a.. Batum’un batağına..

Karadeniz kıyısı boyunca tüm gün içimden mırıldanıp durduğum Batum türküsünü artık sesli söylüyorum.
“Ben giderim Batum’a, Batum’un batağına. Pencereden içeri, Al beni otağına...”
Şehir rengârenk ışıkları ile karşılıyor bizi. Merakla, ışıklandırılmış binaların hangi binalar olduğunu öğrenmeye çalışıyorum. Kalem şeklindeki kamu binasının ışıklandırması gerçekten çok hoş…
Kentin girişinden itibaren, iki gece konaklayacağımız Batum Sheraton Oteli’nin reklâm panolarını görmeye başlıyoruz. Ülkeye gelen pek çok önemli devlet adamına, önemli konuklara ve işadamlarına ev sahipliği yapan otelin şehrin en prestijli binası konumunda olduğunu anlıyoruz. Antik çağın yedi harikasından İskenderiye Feneri’nden esinlenilerek tasarlanan otel, şehrin en yüksek binâsı …
Bol bol  hormonsuz gıdalardan yiyelim
Rehberimiz bölge hakkında bilgi verirken,  burada bol bol taze sebze, meyve ve hayvansal gıdalar yememizi öneriyor. “Yediklerinizin tadını çıkarın çünkü bütün ürünler taze ve hormonsuz” diyor. Sabah otelin zengin menüsünden seçilmiş kahvaltımı ederken tam olarak anlıyorum rehberimin ne demek istediğini; yumurtanın sarısı mis gibi kokuyor; çocukluğumda hafızama yer etmiş taptaze köy yumurtasının lezzeti ve kokusu .
Ruslar ülkeden ayrılırken tüm sanayî tesislerini de söküp götürmüş. Fabrikaların çoğu çalışamaz durumda. Sanayî olmayınca havası da, toprağı da, suyu da temiz kalmış. Üretimi arttırmak adına tarıma yatırım yapacak kaynaklar henüz oluşmadığı için, yediğimiz besinler hep doğal. Şimdilik.
Muhteşem ışıklı güzellikleriyle akşam bizi karşılayan binaları, gündüz gözüyle de görmek için, sabah saat 10:00’da otelin kapısında rehberimizle buluşuyoruz. Grubumuzu beklerken kapının önünden ayrılmak istemiyorum. Otel girişi öyle güzel  kokuyor ki… Girişin her iki yanında, kokusuyla insanı sarhoş eden yasemin çiçekleri var…
Güne böyle nefis bir koku ile başlayıpta, Batum’u sevmemek mümkün mü?
Botanik Parkının nilüfer çiçekleri   
Batum gezimizin ilk durağı dünyanın en büyük parkları arasında yer alan meşhur Batum Botanik Parkı oluyor. Kente yaklaşık on beş dakikalık mesafede olan park tahmin ettiğimden çok daha ihtişâmlı, çok daha bakımlı.
Önünden geçtiğimiz ağaçların üzerinde Latince adları olmakla birlikte, detaylı bilgi vermeyi ve anlatmaya çok seven rehberimize ağaçların isimleri belirtmek yeterli gelmiyor. Yanında Türkiye’den getirdiği kitaba dönüp ağacın üzerinde belirtilen adını buluyor ve ağacın özellikleri hakkında detaylı bilgi veriyor.
Heybetli ve geniş  gövdeli  ağaçlardan birinin  önünde durup bir yaprak koparıyor, ufalıyor ve ferahlatıcı kokuyu  içime çekiyorum;  Evet, teyit edilmiştir. Bu ağaç, bir okaliptus ağacı.
İki binden fazla bitki türüne ev sahipliği yapan parkı gezerken, deniz manzaralı seyir teraslarında fotoğraf molası veriyorum.
Parkın içinde dünyanın farklı iklimlerinde yetişen farklı bitkileri bir arada  görmenin keyfi bir başka. Bir Japonya’ya gidiyorum, bir Afrika’ya, oradan ver elini Yeni Zelanda, tut elimi Amazon...
Yol üzerindeki küçük nilüfer havuzunda Monet tablolarını anımsıyorum. Keşke Monet bu güzelim parkın çiçeklerini de tualine yansıtabilseydi…
Batumi Botanik parkının üst kapısından girip, yokuş aşağı gezinerek aşağıdaki   kapıdan çıktığımız için yaklaşık bir saat süren yürüyüş esnasında araca ihtiyaç duymuyoruz.
Öyle huzur verici ve öyle derin derin nefes aldığımız bir saat …

Domates bu kadar mı lezzetli olur …
Şehre dönüşte meşhur Gürcü pidesi Haçapuri’nin en iyi adreslerden biri olan Acara evi’ne ( Acaruli Sakhli) gidiyoruz. Batumi Boulvard’ın batısında  yemyeşil  bir parkın içinde,  göletin yanında  Acara evi.
Gürcistan’ın meşhur armutlu ve üzümlü gazozlarının tadına bakıyorum önce. Masada ne varsa çok lezzetli geliyor bana. Söğüş domates, taze yeşil  biber ve salatalığın tadı bile farklı. Tabaklarda iri iri doğranmış kıpkırmızı ve mis kokulu domatesleri hemen bitirip tekrar istiyorum. Salatadaki farklı lezzetin sırrı ise taze kişniş.
Haçapuri içinde çok lezzetli köy peyniri olan kalın hamurlu bir pide. Kapalısına İmeruli Haçapuri deniyor. Benim yediğim açık olan. Peyniri eridikten sonra ortasına  yumurta kırılıyor ve birkaç dakika sonra fırından çıkarılıyor. Dumanı tüterken, mis gibi tereyağı üzerinde erirken, dış kabuğundan koparıp yumurtaya banarak yiyorum. Adet böyleymiş. Porsiyonlar çok büyük, bir haçapuriyi ha gayret bitirmeye çalışırken, toprak kapta pişmiş nefis tandır geliyor. Tabii, taze patates kızartması eşliğindeki bu harika lezzete de hayır diyemiyorum.
Acara Evi’nin yanındaki göletin üzerinde minyatür bir köprü var. Yeni evlilerin  fotoğraf çektirdiği yer. Bizim Çamlıca tepesi gibi, onlar da buraya geliyor evlenir evlenmez. El ele göz göze pozlar veren bir çifti seyrediyorum. Yaşları henüz onsekizin altında gibi. Neden bu kadar küçük yaşta evlendiklerini soruyorum. Meğer, erkekler evlenip çocuk sahibi olunca askerden muaf oluyormuş, bu yüzden biran önce evlenmeye bakıyorlarmış.   

Meryem Ana Kilisesi, Türk mahallesi,  Piazza Meydanı
Şimdi,  dev bir manolya ağacının gölgesindeyim. Tarihi Meryem Ana kilisesine bayanların başı açık ve pantolonla girmesi kesinlikle yasak. Başımızı örtmek için başörtüsü veriyorlar, pantolonlarımızın üzerine şallarımızı dolayıp uzun etek havası veriyoruz. Buraya kadar gelip içerisini görmeden döner miyim hiç.
Türk mahallesini yürüyerek geziyoruz. Şehrin tek camisi olan Orta Camii’nin içinde olduğu bölge Türkiye’deki bir mahalleden farksız. Türk markalı ürünler satan butikler, bakkallar, kasaplar, manavlar, kahvehaneler ve sokaktaki  insanlarıyla ...
Piazza Meydanı’nda San Nicolas kilisesinin karşısında, püfür püfür esen bir avlunun içindeki şık bir cafede veriyoruz molamızı. Gürcistan, şarabın ilk doğduğu yerlerden biri olarak anılıyor. Rus Hanedanlarına özel şarap üretimi Gürcistan’da yapılırmış. Batum’a  gelip, dünyaca ünlü şaraplarının tadına bakmadan dönmek olmaz. İçtiğimiz ‘’Marani’’ marka kırmızı şarap yoğun meyve aromalı ve tatlı. Doğrusu ben beğendim.
Altın Postun peşinden
Batum’a gelmeden önce fotoğraflarda karşıma çıkan, kentin sembolü olmuş, elinde altın post tutan hüzünlü kadını ve efsanesini merak etmiştim.
Şimdi cevabı rehberimizden geliyor…
Adı ‘’Medea’’ imiş..  
Aşkından gözü kararan, özkardeşini parçalayan, ülkesine ihanet eden, kendisi de ihanete uğrayan zavallı Medea…
Yunanlılar Çanakkale Boğazına Hellespont diyorlar. Bu isim Çanakkale boğazı sularında ölen Helle’den alıyor adını.  Yunan mitolojisinde Athamas’un çocuklarının ölümünü isteyen üvey anne çeşitli entrikalara başvurunca, ölümsüzler dünyasından onları izleyen anneleri, çocukları Phriksos ve Helle ‘yi  kurtarması için altından bir koç gönderir. Kanatlı koç, çocukları Karadeniz kıyısındaki Kolkhis ülkesine kaçırmak üzere yola çıkar. Çanakkale boğazını geçerken çocuklardan Helle denize düşer ancak diğer çocuk Phriksos, Kolkhis’e ulaşmayı başarır. Koç, Zeus’a kurban edilir, postu savaş tanrısı Ares’in tapınağına asılır ve başında gece gündüz nöbet tutacak ve onu koruyacak ejderhaya emanet edilir.  

Zenginliğin ve hükümdarlığın simgesi altın post…
Ülkenin yaşam sembolü…
Günlerden bir gün   İason,  tahtına  geçmek isteyince amcası Pelias,  önce Kolkhis’e gidip Altın postu getirmesini şart koşar.
Argo adlı gemi ile altın postu ele geçirmek üzere yola çıkan İason ve Yunanlı kahramanlar, yani Argonotlar,  uzun ve zor bir yolculuktan sonra Kolkhis ülkesine varırlar.
Zengin ve güçlü ülkenin Kralı Aieti’ den postu isterler. Kral altın postu vermek için yerine getirilmesi imkansız şartlar öne sürer; İason’nun önce ateş püskürten öküzlere boyun eğdirip, büyük bir tarlayı sürmesi, sonra ejderhayı öldürüp, dişlerini toprağa ekmesi gerekmektedir. Bu dişlerden çıkan savaşçılarla savaşması ve onları yenmesi koşulu ile Yunanlılar Altın Post’u alabileceklerdir. Ancak bu şartları, Kral Aieti’nin dışında kimsenin yerine getirmesi mümkün değildir. Bundan dolayı Kral, İason’un öleceğinden emindir. Tahmin edemediği  tek şey kızı Medea’ nın ihaneti olacaktır. Çünkü Medea İason’a ilk görüşte aşık olmuştur.
Medea, İason’a, eğer kazanırsa onu da yanında ülkesine götürmesi ve onunla evlenmesi karşılığında yardım edeceğini söyler. İason teklifi kabul eder. Büyücü  özellikleri olan Medea sayesinde tüm engellerin üstesinden gelen İason, kralın karşısına çıkıp postu istediğinde, kral durumu anlar ve postu vermeyi reddeder. Bunun üzerine Medea tekrar yardıma koşar ve tapınakta postu koruyan ejderhayı uyutacak ilacı hazırlar. Ejderha uyuyunca, İason Altın Postu ele geçirir ve Medea ile birlikte postu da alıp kaçar. Medea peşinden gelen erkek kardeşini parçalara bölerek öldürür. Babası ağlayarak oğlunun parçalarını toplarken, Medea sevdiği adamın peşinden gider. Ancak aşkı mutlu sonla bitmez. Uğruna babasına ihanet ettiği, vatanını terk ettiği, özkardeşini bile öldürdüğü,iki çocuğunun babası  sevgilisinin  gün gelip kendisini aldattığını öğrenince deliye döner. İntikam almak amacıyla önce çocuklarını,  sonra da kendisini öldürüp sevdiği adamı sonsuz bir acıyla cezalandırır.
İşte o Medea; tarihte pek çok önemli olaya tanıklık eden Batum Avrupa Meydanı’nda, olanca  heybetiyle, elinde altın postu, yüzünde hüznüyle sonsuza dek yaşamaya devam ediyor. 


Gönüllü Trafik Lambaları
Batumi Boulvard deniz kenarında. Yeşillikler içinde. Neredeyse kentin tüm sahilini dolaşıyor. Şehir kilometlerce uzayıp giden son derece bakımlı bir parka sahip, plajlar halka açık ve tertemiz.
Merkezde trafik lambalarının yerine, ellerinde trafik işaretleri olan gönüllü  öğrenciler trafiği idare ediyor. Zaten sokaklarda araç da az, insan da.
Şehrin merkezinde Rustaveli Caddesi ve şık butikler. Pırıl pırıl geniş caddeler, caddelerin her iki yanında şehrin sembolü olmuş dev manolya  ağaçları.  Zarif heykellerle süslü meydanlar, restorasyonu devam eden tarihi binalar, yeni yapılmakta olan zincir oteller...
Şehrin diğer yanında ise yoksulluğun derin izleri… Sokak aralarında birbirine sımsıkı yapışmış her yerlerinden çamaşırlar sarkan, soluk, yıkık dökük apartmanlar, dış cephesi çinko kaplı bakımsız evler...
Son gün Gonia’yı geziyoruz. Batum’a 15 kilometre uzaklıkta, sınıra çok yakın bir sahil köyü. Hz. İsa’nın havarilerinden biri olan Aziz Matthias’ın anıt mezarına ev sahipliği yapmış geç Roma dönemi Apsaros Kalesi hâlâ ayakta. İçinde bölgeden çıkarılmış az sayıda antik eserin olduğu bir müze de var. Uzun yıllar Osmanlı hâkimiyetinde kalan kalenin bahçesindeki hamam kalıntılarını görüyor ve Gonia ‘dan ayrılıyoruz.
Batum Havalimanı yolu üzerinde küçük ancak her yanı tıka basa votka ile dolu bir dükkâna uğrayıp tanesi 10 TL’ yi geçmeyen çeşitli Gürcü votkalarından satın alıyoruz.
THY 17.05  İstanbul uçağındayız artık… 
Yediğimiz doğal domatesin tadı damağımızda, yasemin kokuları burnumuzda,  büyük ozan Rustavelli’nin aşık olduğu  Kraliçe Tamara  ise zihnimizde  
Medea elinde Altın postuyla, Batum’da kaldı…
Her zaman orada  kalmalı.. Aşkın  ve ihanetin sembolü Medea, zenginliğin ve iktidarın sembolü altın post.
Nasıl gidilir
Karadan  veya havayoluyla Batum’a gidilebilir.
THY Batum uçağına iç hat ve dış hat bileti alabiliyorsunuz. Uçak tek, varış Batum Havalimanı ancak Hopa bileti alanlar iç hat ücreti ödüyor ve uçaktan inince otobüsle Hopa’ya getiriliyor. Buradan taksiyle tekrar sınıra gitmek mümkün.Bu şekilde nüfus cüzdanıyla geçiş yapabiliyor ve sadece 1 TL geçiş ücreti ile Gürcistan’a girilebiliyor.
Batum bileti daha pahalı ve dış hat uçuşu olduğu için pasaport ve çıkış harcı gerektiriyor.
Nerede yenir
Acaruli Sakhli evi, Lazuri Restaurant, Old Ship Restaurant, Sputnik Otel Restaurant
Nerede Kalınır
Sheraton Otel&Casino, In Tourist Hotel, Batum Radisson Blue

Hayat Bir Yolculuktur: Küllerin Ardındaki Yaşam, Varanasi

Hayat Bir Yolculuktur: Küllerin Ardındaki Yaşam, Varanasi: Varanasi; Hindistan’ın kuzeyinde  Uttar Pradesh eyaletinin bir şehri. Hindistan’da bulunan yedi kutsal şehir arasında en önemlisi. B...

Küllerin Ardındaki Yaşam, Varanasi



Varanasi; Hindistan’ın kuzeyinde  Uttar Pradesh eyaletinin bir şehri. Hindistan’da bulunan yedi kutsal şehir arasında en önemlisi. Binlerce yıldır yerleşimin aralıksız devam ettiği şehire her yıl ülkenin dört bir yanından hacılar ibadete geliyor. Varuna  ve Asi nehirleri arasında kaldığı için Varanasi adını alan şehre İngilizlerin verdiği isim Benares.






Varanasi ipek dokumacılığı ile ünlü. Özel bir teknik olan hafıza tekniği ile dokunan ve sipariş üzerine üretilen ipek kumaşlar, bir zamanlar Osmanlı saraylarının da perdelerini ve koltuklarını süslemiş. Osmanlı’dan günümüze kalan ’’Bulunmaz Hint Kumaşı’’ deyimi burada dokunan ipek kumaşlardan geliyor.

   
 Varanasi,  Hindistan’ın yaklaşık 30.000 tanrısı arasında en önemlilerinden biri olan  Şiva ’nın da şehri. Şiva; Hinduların yaratma, yok etme ve yeniden yaratma tanrısı. Bir gün gökyüzünde dolaşıp, eşi ile kendine yerleşeceği bir şehir ararken kutsal Ganga Ana’nın (Ganj Nehri ) aktığı Varanisi’yi görünce yerleşmeye karar vermiş Şiva. O gün bugündür en kutsal şehirlerden biri yeryüzünde…



Hindu inanışına göre insanlar, insan olmadan önce binlerce defa doğarlar; ot, böcek,taş. En büyük arzularıysa hiçliğe kavuşmak, ruhlarının özgür kalması. Bu yüzden Varanasi, Hindu inancı için kutsal sayılıyor. Varanasi’de ölen, yakılan, külü Ganj’a atılan Hindu’ların artık tekrar tekrar dünyaya dönmeyeceğine, ruhunun özgür kalacağına,  moksha’ya ulaşacağına inanıyorlar. Ölümü yaklaşanlar, yaşlılar, hastalar geliyor buraya ölümü beklemek için. Diğer şehirlerde ölenler de, imkânları  varsa, buraya getirilip yakılıyor, külleri kutsal Ganj’a savruluyor. Varanasi’de  ölüm özgürlük demek, ruhun yeniden dünyaya gelmesine engel olmak demek...


Varanasi, bugüne kadar gezdiğim pek çok şehir arasında beni en çok etkileyeni. Ölüm ve yaşam arasındaki incecik çizgiyi tüm şehir tek bir el olup, tokat gibi çarpıyor yüzünüze.

Başka bir duygu bu.  Hiçbir tarifi yok. Varanasi acıtıyor, gülümsetiyor, şaşırtıyor. Ama en çok huzur veriyor...  Hayatı ve ölümü kabullenmeyi kolaylaştırıyor...

Delhi’den yola çıkıp, yaklaşık bir buçuk saat süren yolculuğumuzdan sonra Varanasi’ye varıyoruz. Eşyalarımızı otelimize bırakıp kısa bir dinlenmenin ardından, özel aracımızla “riksa” ların park ettiği bölgeye gidiyor ve yol boyunca karşılaştığımız, Hindular tarafından kutsal kabul edilen ineklere yol vere vere şehir merkezine riksalarla ulaşıyoruz.  



İnanılmaz bir deneyim; şehir merkezi tam bir keşmekeş. Hiç durmadan kulaklarımızda yankılanan korna sesleri, bitmek bilmeyen bir uğultu, inekler, dilenciler, seyyar satıcılar, rengârenk bir kalabalık ve hepsi insanın üzerine üzerine geliyor. Dünyanın en canlı, en parlak renkleri bir araya gelmiş, metrelerce kumaş olmuş, güzel çirkin genç yaşlı Hint kadınlarını sarıp sarmalıyor. Renkler muhteşem, göz alıyor. Renkler yaşam kokuyor. Hem kendilerine  hem de tanrılarına varlıklarını ispat  için giyiniyorlar. Çünkü biliyorlar ki tanrıları ışıltılı ve renkli giyinenleri tanıyor ve seviyor.

Dükkânların peşpeşe sıralandığı kalabalık ana caddeden sıyrılıp, Ganj’a inen arka sokaklara dalıyorum. Burada da farklı sürprizler bekliyor beni. Bir yandan karşılaştığım detayları hafızama yerleştirmeye çalışıyorum, diğer yandan fotoğraf makineme sarılıyorum. Bir fotoğrafçı için cennet bu sokaklar! Öyle renkler, öyle sürprizlerle dolu ki…  Yerlerdeki inek pisliklerinin üzerine basmamaya dikkat ederek yürüyorum. Daracık bir sokağın köşesini dönünce çaldığı Hint kavalı “Pungi” ile yılan oynatan, kendini bu dünya yaşamından soyutlamış bir “Sadu”, diğer yanda daracık bir girintinin içinde bağdaş kurmuş, ellerini mercimek yemeğine batırmış bir yaşlı adam, karşı köşede yere uzanmış kızının kömür karası saçlarını okşayan bir anne... Nereye bakacağımı şaşırıyorum. Her şey o kadar etkileyici ki. Peki gördüğüm bütün bu insanların gözlerinin içi gülüyor desem?

Küçük bir Şiva tapınağının yanından geçiyorum. Yaşlı bir kadın karşı binânın üst katından beni izliyor. Fotoğrafını çekmek istiyorum, arkasını dönüyor. Toz boya satan bir erkek çocuğu peşimi bırakmıyor. Ne pahasına olursa olsun bir kutu boyayı bana satmaya kararlı.

Vishwanath Tapınağı ’nın içine giremesek de yanından geçiyoruz. Tapınağın alçak duvarlarında yürüyen maymunları izliyorum. Derken sulandırılmış renkli boyaları üzerimize atıp gülerek kaçışan çocuklar. Maymunlar gülüyor olabilir mi halimize?

Tapınakların yanında çiçek satıyorlar, öbek öbek, turuncu Marigold çiçekleri...



Ve yavaş yavaş  Ganj nehrine inen her biri farklı yükseklikteki basamakların olduğu bölgeye geliyoruz.
Kesif bir odun kokusu geliyor burnuma. Sonra anlıyorum ki ölümün kokusu bu…

Hindistan’da ölü yakma törenleri konusunda akademik çalışmaları olan ve defalarca buraya gelip incelemeler  yapan rehberimiz son derece detaylı bilgiler veriyor.Ölü  ve ailesine saygıdan ötürü fotoğraf çekmenin kesinlikle yasak olduğunu hatırlatarak anlatıyor ölü yakma ritüelini.

Varanasi adeta dev bir ölü yakma alanı. Yakılmadan önce cenâzeler, eski şehrin arka sokaklarında bambu sedyelerde, kumaşa sarmalanmış bir şekilde dolaştırılarak kutsal Ganj’a kadar taşınıyor ve nehir sularına daldırılıp çıkarılıyor. Beden çiçeklerle süsleniyor. Bir tanrıymışcasına onurlandırılıyor. Hindular, bu ödünç beden yakılmazsa ruhun yeryüzünden ayrılmayacağına inanıyorlar. Günün 24 saati bu kentten dumanlar yükseliyor ve küller Ganj’a savruluyor.

Şehrin nehir kıyısındaki bölümünün  iki ucunda ölülerin yakıldığı Ghat’lar var. Birinin adı Manikarnika diğerinin Harishchandra. Günde ikiyüz kadar ölünün yakıldığı Manikarnika’nın içindeyiz. Manikarnika Ghat en önemli yakma yeri.

Bir Hindu için burada yakılmak hayırlı bir son kabul ediliyor. Hindular için doğru yerde ölmek, doğru bir hayat sürdürmüş olmak kadar önemli. Ölüler burada, toplumda dokunulmazlar kastına mensup kişiler olan “dom”lar tarafından hazırlanıyor. Ghatta büyük odun yığınları hazır. Fiyatı belirlemek için odunlar dev terazilerde tartılıyor . Her odun çeşidinin fiyatı farklı ve sandalağacı en pahalı olanı. Ölüyü yakmak için yetecek kadar odunu hesaplamak önemli bir iş. Çok kilolu olana çok odun gidiyor

Hamile iken ölen kadınlar, beş yaşın altındaki çocuklar, rahipler ve cüzzamlılar yakılmıyor. Onların zaten bu dünyada çektikleri acı ile bedenlerinin daha fazla ateşle arınmaya ihtiyacı olmadığı inanılıyor. Cesetleri beyaz bir beze sarılıp, taş bağlayıp,nehir balıklarına yem olmak üzere Ganj’a bırakılıyor.Bazen bazı cesetlerin şişip su yüzüne çıkarak, nehirde gezen turistleri şaşkına çevirdiğini anlatıyor rehberimiz…

Rehberimiz ölü yakma ritüelini anlatırken, bir ölünün yakılışını izliyorum.

Büyükçe kalaslar çapraz, aralarında açıklık kalacak şekilde yerleştiriliyor. Üstlerine ve yanlarına odunlar ve kuru dallar konuyor. Sedye ile getirilen ölü beden kalasların üzerine yerleştiriliyor. Üzerine serpilen yağ, yanarken kokunun yayılmasını engelliyor. Ateşi ilk olarak ölünün büyük oğlu yakıyor. Oğlu yoksa ölünün en yakınlarından biri. Ateşi ilk yakanın saçları kazınmış , sadece tepesinde bir tutam saç bırakılmış oluyor ve beyaz bir giysi giymiş oluyor. Cesedin çevresinde üç kez dönüp, ghat’ın içinde sürekli yanan “sonsuz ateş” ten tutuşturduğu meşâle ile odunları yakıyor. Ritüele göre ilk ateş  mukhagni, ölünün ağzına yakılıyor. Ölü yakıcı beden yanmaya başlayınca kenara çekilip izliyor. Kadınların yakında durması yasak . Bir ceset ortalama üç saatte yanıyor ve ortalama 300 kilo odun gidiyor. Üç saatin sonunda küller Ganj’a dökülürken,  Ganj’dan bir kova su ateşe dökülerek, kalan kor tamamen söndürülüyor.

Dayanamayacağım, bakamayacağım bir görüntü olduğunu sanıyordum, bu şehre gelmeden önce..
Oysa o kadar doğal ki ölüm ve yaşam burada. Aç bedenler gülümsemeyi unutmamış. Pislik yaşamın bir parçası, dilenmek diğer bir parçası, ama büyük bir inatla yaşama tutunuyorlar.

Bedenin küle dönüşmesini izlemek de o kadar doğal ve sıradan bu şehirde.

Gün batımında  Varanasi'nin en canlı ve renkli ghatı Dasaswamedh Ghat’da, Ganj’a karşı çanların çalınarak, ateş gösterileri eşliğinde ilahilerin söylendiği Aarti törenini izliyorum. Her akşam güneş batarken aarti törenini için toplanılıyor. Basamaklarda oturmuş ilahî töreni izleyen kalabalığın arasında inekler de var. İnsanların yanına öylece çöküp izliyorlar ayini. Bu kareleri  fotoğraflamak gerçekten çok keyif veriyor.

Yorucu bir günün ardından başımı yastığa koyar koymaz uyuyorum. Düşlerimde binlerce renkli, şaşırtıcı, sarsıcı imaj dans ediyor gece boyunca.

Ertesi gün sabaha karşı otelden ayrılıyor ve yeni günü teknede karşılamak üzere tekrar nehir kıyısına gidiyoruz. Bir gece önce Aarti töreninin yapıldığı ghat’ta bekleyen tekneye binerken kağıt tabaklardaki mumları da yanımıza alıyoruz.


Ganj nehrine karşı puja yapanlar ve yıkananlar, rengârenk giysiler içinde güneşin doğuşuna hazırlanıyorlar. Hava aydınlanmaya başlarken çan sesleri yükseliyor kıyıdan.Güneş kızıl  bir top olup, yavaş yavaş ortaya çıkarken dilek tutup bırakıyoruz mumlarımızı sulara. Işıl ışıl uzaklaşıyor dileklerimiz Ganj’ın akıntısıyla … Bu sırada bir çok kadın, erkek ve çocuk turuncu,kırmızı,sarı  rengârenk giysileriyle, yükselen güneşi selamlıyor.

Ganj Ana pembe tonlarında, o kadar dingin ve o kadar huzurlu.
Küller tekrar  yaşama dönüşüyor bu anda . Umuda dönüşüyor ölüm Ganj’ın kollarında …
Başka bir duygu bu.  Hiçbir tarifi yok. Varanasi  acıtıyor, gülümsetiyor, şaşırtıyor.
Ama en çok huzur veriyor... 

Ayşe Kaynarcalı

Hayat Bir Yolculuktur: KARADENİZ'DE DERİN DERİN HAYAT SOLUDUM!

Hayat Bir Yolculuktur: KARADENİZ'DE DERİN DERİN HAYAT SOLUDUM!: Karadeniz’e son bir senede iki  defa gittim. Her ikisinde de rotamız Trabzon’dan basladı, Rize’ye uzandı.  Ekim ve Haziran’da dörder gün ...

Hayat Bir Yolculuktur: KARADENİZ'DE DERİN DERİN HAYAT SOLUDUM!

Hayat Bir Yolculuktur: KARADENİZ'DE DERİN DERİN HAYAT SOLUDUM!: Karadeniz’e son bir senede iki  defa gittim. Her ikisinde de rotamız Trabzon’dan basladı, Rize’ye uzandı.  Ekim ve Haziran’da dörder gün ...

KARADENİZ'DE DERİN DERİN HAYAT SOLUDUM!


Karadeniz’e son bir senede iki  defa gittim. Her ikisinde de rotamız Trabzon’dan basladı, Rize’ye uzandı.  Ekim ve Haziran’da dörder gün kaldığım bu topraklarda “yaşarken cennette varolabilme” nin sonsuz keyfine vardım , hücrelerimin her bir zerresi ile her bir anın tadını çıkardım. Doğanın gerçek mucizesine ve el değiştirmesine şahit oldum. Her sabah uyandığımda bu gördüklerim gerçek olamaz dedim,  her iki seyahatimde de hayatım boyunca aldığım toplam derin nefes sayısından daha fazla “hayat” soludum. Haziran’da yeşilin gerçek olamayacak kadar farklı tonu ve gürül gürül akan şelaler bizi selamladı, Ekim’de sarı, kızıl, turuncu renklerle kendimden geçtim. Karadeniz’i görmeden dünyada gidilmemesi gereken ne çok yer olduğunu farkedip,  her iki seyahatten de “arınmış yaşanmışlıklar” ile döndüm....

Çok radikal bir kararın neticesinde uzun yıllar üst düzey yönetici olarak çalıştığım finans sektöründen ayrılıp bir seyahat şirketi kurmuş olmama “ tekrar tekrar şükrettiren” topraklardır Karadeniz toprakları....

Aslında öyle topraklar ki buralar kendisini ziyaret eden herkese “ şükran ve şükür” duyduracak bir nedeni kolayca buldurur..

1500 m.deniz yüksekliğindeki yerleşim yerine “ Hamsiköy” adını verecek kadar nüktedanlık vardır buralarda...



Her daim çetin tabiat koşulları ile mücadele eden fakat tarihin hiçbir döneminde mevcut düzene karşı gelmemiş  bir bağlılık vardır bu topraklarda...

Kadını güçlüdür Karadeniz’in, hem de nasıl güçlü ve dayanıklıdır..sırtında taşıdığı yüke bakıp “Neden sen taşıyorsun? diye sorarsanız, “Ya kim taşıyacaktı, ben varken onlara mı düşmüş bunu taşımak? “diye cevaplar sizi kadının hası, eli nasırlısı...

Mezarlıklar şehir merkezinde hatta çoğu zaman bahçelerdedir..birbirlerine bağlıdır, yüreği geniş Karadeniz insanları, yaşarken de ölümden sonra da...

Herşeyden önce efsanelerle dolu bir mimarlık harikası yükselir bu topraklarda..Sümela, sislerin ardındaki heybeti ile insanoğlunun hem derin nefesi hem de nefesinin kesildiği yerdir...”Karadağın (Mela dağının) bakiresi” hem isyanın hem de boyun eğişin simgesidir sanki.. Tarihteki tüm şaheserlere bakarsanız oluşumlarında aslında iki temel neden görürsünüz..inanç ve can korkusu...Sümela da bu iki nedeni içinde fazlası ile barındırır.

Ekim’de gittiğimde berrak bir güneş altında çıktığım basamaklarından, şaşırtıcı birşekilde Haziran’da sisler altında tırmandım. Bir filmin içindeydim sanki ve başrolde sadece ben....

(M.S. 4. yy’da Atina’dan gelen iki keşiş tarafından temelleri atılan manastır deniz seviyesinden 1300m yüksekte Kara Dağ’ın yalçın yamacına inşa edilmiştir. Tarihi değeri, ihtişamlı mimarisi ve Altındere Milli Parkı doğal güzelliği içerisinde bulunan manastıra 300 m orman içi bir patikadan ulaşılmaktadır)

Sümela’dan sonra yaşadığınız ana dönebilmenin tek bir yolu olabilir, o da yemek yemek.. her iki seyahatte  Akçaabat Köftecisi ve Körfez Restaurant’ta öğle yemeğimizi aldık. Tesislerin hem hizmet hem de lezzet kalitesinden çok memnun kaldık.

Öğle yemeği sonrası yaklaşık 2.5 saatlik orman içi seyahat ile Sürmene, Of ve Çaykara üzerinden Uzungöl’e vardık. Uzungöl; deniz seviyesinden 1150 metre yükseklikte, etrafı zümrüt yeşili ladin ormanları ile çevrili, Karadeniz’in incisi olarak adlandırılan şirin bir beldedir. Uzungöl’de konaklama için seçimimiz ise değişmeyen bir şekilde her zaman İnan Kardeşler Tesisleri oldu. Aysel’i cok severim, bir Karadeniz insanının tüm özelliklerini taşır, çözümsüz olarak gördüğü hemen hemen hiçbirsey yoktur, hizmette kalite anlayışları ise çok yüksektir. İnan Kardeşler’de odalarımıza yerleştikten sonra gölün etrafında yürüyüşe çıktık. Ekim’de üzerimizde tişörtler ile yürüdük, Haziran’da ise hafif anoraklarımızla!..Karadeniz, ah Karadeniz hep biraz asi ve havasında hep biraz sürpriz...

Gölün etrafındaki yürüyüşün tarifi günlük hayatta kullanageldiğimiz kelimeler ile anlatılabilecek kadar sınırlı değil...yaşamak, hissetmek, derin derin içine çekmek gerekiyor oraları. İnanılmaz....

Akşam yemeğinde İnan kardeşler’de kemençe dinledik, horon vurduk, fıkralar dinledik. En güzeli de ne biliyor musunuz, fıkralar uydurma değil, her biri bu can insanların yaşadıklarından  seçmeler..kendi kendilerinin yaşadıkları ile eğlenebilen kaç yöre halkı gördünüz siz?:-) Bir de bunları Mehmet’in Karadeniz aksanı ile dinleseniz...

Ertesi gün kahvaltı sonrası rotamız Demirkapı yaylası oldu. Uzungöl’den bir saat daha yukarı yürüyüş mesafesinde olan Demirkapı yaylası yolu kayalardan fışkıran suları, yemyeşil ağaçları ve bitki örtüsü ile bambaşka bir dünyaya kapıları açıyor. Ekim’de de Haziran’da da bambaşka yerlere gelmişiz kadar farklı bir doğa örtüsü karşıladı bizi.

Doğu Karadeniz Bölgesi’nde yayla kültürü önemli biryer tutmaktadır.Bölge halkı hem hayvanlarını otlatmak ve kışın yiyecekleri otları toplamak için, hem de daha serin havada ve bozulmamış doğada yaşamak için yaylaya çıkmaktadırlar. Bol yağışlı ve nemli havası nedeniyle Karadeniz yaylalarının bitki örtüsü çok zengindir. Köknar, ladin, çam, sedir, meşe, gürgen gibi ağaç türleri ile kardelen, ormangülü, gökovan, yabani, açelya gibi binlerce çeşit kır çiçeği ile kaplıdır.

Her iki seferde de olağanüstü bir yayla gezisi ve yürüyüşü sonrası öğle yemeğimizi Ekim’de dere kenarında mangal şeklinde aldık, Haziran’da da yağmur olduğu icin tesiste!

Akşam Ayselciğimin annesinin ve sevgili şef garsonumuz  Mehmet Bey’in hazırladığı yöresel yemekleri (Fasulye turşusu , sütlaç , mısır ekmeği, kara lahana çorbası ve tereyağında pişmiş alabalığı) afiyetle yedik.

Ertesi gün kahvaltı sonrası otelimizden ayrıldık ve Ayder Yaylası’na hareket ettik. Günün ilk ziyareti yolumuz üzerinde bulunan Ahşap Köprü idi. Ardeşen’e kadar sahil yolunu, ardından dünyada korunması gereken 200 ekolojik bölgeden biri olan Fırtına Vadisi’ni takip ettik.

Çamlıhemşin’de Faruk Abi’nin yerinde Laz mutfağı lezzetlerinden oluşan öğle yemeğimizi afiyetle yedik, laz böreği ve hamsili pilavın tadını unutmak mümkün değil.


Yemek sonrası Gelin Tülü Şelalesini gördük. Gerçekten de bir gelin  duvağının tülü gibi akıyor şelale...

Haziran’daki seyahatimizde çok farklı ve özellikli bir festivale katılma imkanımız oldu. Ayder Yaylası’nda her yıl düzenlenen muhteşem Ayder Festivali!!




Yörenin tüm otantik özelliklerini birarada görebileceğiniz, her köşede ayrı bir renk ve tadın size eşlik edeceği, yöresel kıyafetlerle gencinden yaşlısına kadar tüm güzel Karadeniz insanlarının var olduğu bir şenlik, bir görsel şölen.. Ben ne yaptım peki?  Ben pek tabii kendimi tutamadım, hamileliğimin 4. ayında iken horon vurdum hem de ne vurmakJ eşimin ve seyahatteki dostlarımın uyarıları olmasa tüm gece sabaha kadar bırakmayabilirdim. Horon vurmak bence doğal meditasyon yöntemlerinden biri olarak da kabul edilebilir. Evet medite olmak için mutlaka sessiz bir ortamda zihninizin sesini susturmaya çalışmanıza gerek olmadığını düşünüyorum. Bu dans eşliğinde de bunu yaratabilmek pekala mümkün, denemenizi tavsiye ederim ama yerinde ve bilen insanlar eşliğinde. Özetle, Ayder Festivali Çamlıhemşin Belediyesi’nin başarılı organizasyonu ile unutulmaz hatıralarımız arasında yer aldı şimdiden.

Ayder’de konaklama olarak Haşimoğlu Otel ve Yeşil Vadi Otel’i tercih ettik. Her iki otel de  Ayder’in en tipik ve yöresel otellerinden. Memnun kalacağınız bir hizmet anlayışları mevcut.

Son sabah, kahvaltı sonrası Konaklar Vadisi üzerinden Zil Kale’ye gittik. Fırtına Vadisi’ne hakim bir noktada, Komnenos’lar tarafından gözetleme kulesi ve ambar olarak yapılmış Zilkale’yi mutlaka görmelisiniz, gerçekten büyüleyici! Kaleden sonra kır kahvesinde çay-kahvelerimizi yudumladık. İnce belli bardaklarda kaç tane içtiğimi hatırlamıyorum bile.

Son gün yemeğimizi de tadına doyulmaz Karadeniz pideleri ile tamamladık.

Yemek sonrası Trabzon’a vardığımızda  gezimize 19. yüzyıl Avrupa ve Karadeniz mimarlığının ortak bir ürünü olan Atatürk Köşkü’nü ziyaret ederek devam ettik, köşk Trabzon sivil mimarisinin en güzel örneklerindendir. Köşk sonrası Ayasofya ve Trabzon Arkeoloji Müzesi’ni ziyaret ettik. Sonrasında havaalanına hareket edip İstanbul uçağımız ile gezimizi sonlandırdık.

Bu Eylül’de düzenleyeceğimiz Doğu Karadeniz seyahatimizin hamilelik dolayısı ile uçak yasağımın başladığı haftaya rastlamasından dolayı büyük üzüntü duyuyorum, gidecek olan herkese de içten içe çoook imreniyorumJ kızım Ilgın da yaslarda çünkü her Karadeniz’e gittiğimizde bu yörede olduğu her ana bayılıyor..

Biz  de ne yapacağız?

Seneye yaz başındaki seyahatimizde ailece bebeği de alıp bu topraklara “büyük bir özlemle derin derin hayat solumaya” gideceğiz...

*** Fotoğraf Sanatçısı ve Yarışma Komitemiz Başkanı Sayın Yavuz Sarıyıldız ve gezginlerimizden Sayın Yusuf Biton’a bu yazıda kullanmama izin verdikleri harika fotoğrafları için teşekkür ediyorum...


Şebnem Akarsu

Hayat Bir Yolculuktur: RENKLİ MACUN İSTİYORUM ANNE!

Hayat Bir Yolculuktur: RENKLİ MACUN İSTİYORUM ANNE!: Ve yedi... Ağzını şapırdata şapırdata, tadına vara vara, yeni takılmış diş tellerine bir defaya mahsus aldırmadan, gözlerinin içi güler...

RENKLİ MACUN İSTİYORUM ANNE!


Ve yedi...

Ağzını şapırdata şapırdata, tadına vara vara, yeni takılmış diş tellerine bir defaya mahsus aldırmadan, gözlerinin içi gülerek rengarenk macunu yedi...

Pamuk helva, kestane, mısır, şerbet de istedi ama çok şükür kendine hakim olabildi..

Sultanahmet’te bu ay çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Meydanda tesis edilen ve asırlık tatlarla sanatları bir araya getiren çarşı ve fuar alanında cam, ebru, çini, tezhip sanatı, halı dokuma, oyacılık, sedef işi, porselen, gibi geçmişi çok eskilere dayanan mesleklerin nasıl icra edildiğini gösteren standların yanında, İstanbul’a ait birer marka olmuş, İstanbul ile özdeşleşmiş firmaların ürünlerinin sunulduğu standlar da mevcut.

Bu meydanda tarihte yolculuk yapıyorsunuz, yüzyıllar öncesine gidiyorsunuz ve orada nefes alıyorsunuz sanki. Çevredeki tüm tarihi eserler harikulade ışıklandırılmış ve tüm ihtişamları ile gelenleri selamlıyor. Bir yerde semazenler sema ediyor, bir yerde ney sesi ile gökyüzündeki dolunay kucaklaşmış dans ediyor.

Turistler akın akın meydanda, her milletten insan var. Bu atmosferi dünyanın çok az yerinde yaşayabileceklerini biliyorlar, mutlular. Bunca kalabalığa rağmen hiçbir taşkınlık, göze çarpan hiçbir terslik yok, herşey sanki bir film sahnesinde olabilecek kadar güzel ve yerli yerinde..

En son ne zaman Sultanahmet’e gittiniz?

Ramazan bitmeden bir akşam, şöyle birşey yapın. Anneannenizi, Babaannenizi, belki de etrafınızda bulunan gönülden sizden birilerini, torunları, hatta karşı komşunun çocuğunu da çağırın! Arabanın aldığı kadar insanla, hani eskiden arabalara doluşup pikniğe veya hep beraber biryerlere  gidilirdi. İşte tam da öyle yapın !

Günümüzde Face, Messenger’la haberleşen, Angry Birds, Fruit Ninja, Temple Run ve benzerlerinden gözlerini ayırmak istemeyen çocuklarımızın çevredeki rengarenk atmosferle birlikte masalsı bir akşam yaşayabilmeleri için tutun ellerinden götürün..

Bir de...

Çocuk yüreklerimizi hatırlayabilmek ve paslanan çocukluk anılarımızı geri getirebilmek bizlerin de hakkı, öyle değil mi?

Şebnem Akarsu

Hayat Bir Yolculuktur: ZEYTİNYAGİ, MUTLULUK VE ARYA: İLK ROTAMIZDAYIZ!

Hayat Bir Yolculuktur: ZEYTİNYAGİ, MUTLULUK VE ARYA: İLK ROTAMIZDAYIZ!: Haftasonu yolculuğumuzu araba ile gerçekleştirmeye karar veriyoruz. Artık hiç bir şekilde kabına sığmayan, hiperaktif Golden Retriever ci...

ZEYTİNYAGİ, MUTLULUK VE ARYA: İLK ROTAMIZDAYIZ!


Haftasonu yolculuğumuzu araba ile gerçekleştirmeye karar veriyoruz. Artık hiç bir şekilde kabına sığmayan, hiperaktif Golden Retriever cinsi köpeğimizle Urla'ya doğru yola çıkıyoruz.
Şaşırtıcı bir şekilde 1.5 senedir hiç olmadığı kadar uysal olan ve söz dinleyen Arya ve 12 yaşındaki kızımız Ilgın ile keyifli bir yolculuk geçiriyoruz. Arya, sanırım gideceği yerde ne kadar mutlu olacağını daha yolculuk sırasında hissediyor.


İstanbul'dan çıkışımızdan yaklasık 8 saat sonra İzmir'de ve sonrasında otobandan yaklasık 30 dakika sonra da Urla girişinde oluyoruz.

Urla'ya irdiğimizde bir Ege kasabasının tüm tipik özellikleri karşımıza çıkıyor. Begonvil ve zakkumlar bahçelerde rengârenk sıralanmışlar, insanların bir yerden bir yere yetişme gibi bir telaşları yok, kapı önlerinde sohbetler ve mutlu yüzler var.

Büyükşehir İzmir'e bu kadar yakın olup aynı zamanda öz benliğini böylesine koruyabilmiş olmasından çok etkileniyorum.


Bölgede Zeytinyağı üretimi ve ile ilgili inanılmaz işlerde imzası olan aile dostumuz Yıldırım Hoca'nın kasabadaki  mütevazı evine doğru yola çıkıyoruz.

Eve vardığımızda koca bir tencere kabak çiçeği  dolması ile üst kat komşusu bizi bekliyor. Kabak çiçeğinin dolma yapmak için sabah erken saatte toplanması gerektiğini yoksa çiçeğin gün içerisinde kapandığını da ondan öğreniyoruz. Bir tabak dolusu halis zeytinyağı içinde sunumu yapılan eşsiz lezzetteki zeytinler ile dolmaları ne kadar kısa sürede bitirdiğimize inanamıyoruz.

Tabii biz böyle lezzetlere dalınca, Arya da etrafı gezmek ve görmek için, bir telaş devamlı eşimin elindeki tasmasını çekiştirmeye başlıyor.

İlk rotamız için Eski Çeşme yolunu takip ederek, sanayinin karşısından sağa sapıyoruz, zeytin ağaçlarıyla sağlı sollu bezenmiş güzel ve keyifli bir yolu izliyoruz.


Köye ulaşmadan 400 m önce yeni rehabilite edilmiş, 1500 m2’ lik bir alanın ortasına konuşlanmış, naturel-taş sıkma bir zeytinyağı fabrikasına uğruyoruz. Arya’nın açıyoruz zincirlerini alabildiğine koşuyor, fabrikanın artezyeninden buz gibi suyu kana kana içiyor ve bakıyor gözlerimize mutlulukla. Özbek Zeytinyağı Fabrikası 20 TON/GÜN tane zeytin işleme kapasiteli ve bu kapasite rahatlıkla günde 60 tona çıkabiliyor. Binlerce yıl öncesinin tekniğine yeni teknolojiler ilave edilmiş, o kadar.

Urla'ya geleli henüz çok kısa bir zaman olmasına karşın, hem Arya'nın, hem de kızımız Ilgın'ın "gerçekten" mutlu olduğunu hissediyoruz, çünkü mutluluk canlı türü ayırmadan "yürekten" geliyor burada, düne ait her şey bugünün içine sığdırılmış sanki, gelecek de gelmiş bu an'a yerleşmiş. Zaman yok, bu yüzden endişe ve kaygılar da yok.

John Stuart Mill'in dediği gibi: " Kendinize mutlu olup olmadığınızı sorarsanız, mutluluğunuz sona erer" . İşte tam da burada, bu şirin Ege kasabasında sorular ve karşılığında aranan cevaplar da yok!

Arya bizimle gelmek istemiyor evet ne yaptıysak fabrikanın bahçesinden ayrılmıyor, Yıldırım Hoca’nın da onayı ile bu gece orada konaklamasına izin veriyoruz. Biz de  ilk gece kalacağımız Çeşme altı mevkiinde bulunan Bilge Otel'e doğru yola çıkıyoruz.

Denize sıfır konumu ve temiz odaları ile kalınacak güzel otellerden biri. Urla'da 5 yıldızlı lüks otel kavramı henüz yok. Pansiyonlar ve temiz oteller var. Hemen üstümüzü değiştirip kendimizi denize atıyoruz, yol yorgunluğu işte o zaman yerini tam anlamı ile huzura bırakıyor.

Akşam yemeği için rotamız Özbek Köyü sahili: Altınkum.

Özbek Köyü, Urla'ya yaklaşık 7 km uzaklıkta yerleşim yeri deniz kenarında olmayan, fakat deniz kenarında yazlıklar ve iskelesi nedeniyle yerleşimleri denize doğru kayan gizli bir cennet. Yolda giderken, nasıl bir yere ulaşacağınızı kesinlikle tahmin edemiyorsunuz. Issız ve yerleşim yeri olmayan eski yoldan Çeşme'ye giderken Urla’nın çıkışından küçük bir tabela sayesinde köyün yolunu görebiliyorsunuz ve birden karşınıza  bu harika tipik Ege köyü çıkıyor. Bir Ege köyünde olduğunuzu hemen anlıyorsunuz çünkü zeytinyağı küspelerinin kokusu her yanı sarıyor. Köyün meydanından ve ertesi gün gelip soluklanacağımız köy kahvesinin önünden geçip yaklaşık 2 km sonra deniz kenarına varıyoruz, nefis balık kokuları bize hoş geldin diyor. İki yarımada arasında kalmış bir koy, deniz sakin ve durgun. Özbek Köyü'nün balıkları ünlü, zaten Urla'da kurulan balık mezatlarına da çoğunlukla bu köyden balık gidiyor hatta İzmir'in meşhur Çiprasi da bu köyden sağlanıyor. Bizim akşam yemeği için seçtiğimiz yer Emine Abla'nın Yeri. Emine Abla Özbek Köyü'nün karşı kıyısından Gülbahce köyünden 40 sene önce buraya gelin gelmiş. Masayı 5 dakika içinde inanılmaz lezzetlerle donatıyor, meşhur turşusundan bizlere ikram edemediği için de bin bir özürler diliyor. Menüdeki bol otlarla donatılmış çeşitler ve zeytinyağında çıtır çıtır kızartılmış sardalyanin tadı halen damağımda. Ertesi gün 1000 yıllık geçmişe sahip Özbek Köyü’nün eşsiz yemek ve lezzetlerinin sergileneceği ve bu yıl dördüncüsü düzenlenecek olan “Geleneksel Özbek Köyü Yemek Şenliği”ne katılmayacağımız için çaresiz bir üzüntü duyuyoruz.

Yemek sonrasında  hem yediklerimizi biraz olsun hazmetmek ve hem de bu güzel köyü daha fazla yorgunluk bastırmadan keşfetmek icin bir yürüyüş yapmaya karar veriyoruz. Sahile sandalyeleri çekip çekirdek çıtlayanları, pusette bebekleri ile çifte kumru genç evlileri, özgürce koşup oynayan çocukları ve sahil boyunca dolu dolu olan restaurantlardaki güzel insanları gördükçe, tadarak ve hissederek yaşamanın hazzını derinden hissediyoruz. Gece otelimize döndüğümüzde yüzlerimize kendiliğinden yer eden gülümseme ile huzurlu bir uykuya dalıyoruz.

Ertesi sabah erkenden yaşadığımız deniz sefasından sonra yolumuz Damla At Çiftliği’ne düşüyor. Daha doğrusu kızımız Ilgın burada böyle bir çiftliğin varlığını öğrenince oraya gitmek için ısrar ediyor, iyi ki de ediyor. O ata binerken biz de nispeten rüzgârın bir Temmuz günü sabah kahvelerimizi yudumluyoruz.

Çiftlikten sonra sıra Urla'nın koylarını keşfetmeye geliyor, içimizde hiç azalmayan deniz özlemi ile yola koyuluyoruz. Güzelbahçe körfezini, Özbek Köyü’nün karşısından kat etmeye başlıyoruz. Güzelbahçe, Karapınar, Balıklıova'yi geçip Mordoğan'da deniz molamızı veriyoruz. Varmadan önce  sevgili Yıldırım Hoca'dan da Mordoğan'ın tarihi ve konumu hakkında da ayrıntılı bilgi alıyoruz. Mordoğan, M.Ö. IV. yüzyılda, Mimas ismiyle kurulmuş. O zamanlar, idari bakımdan, Eritrea Krallığına bağlı olan bir yerleşim birimi. (Eritrea, Çeşme'nin Ildır köyüdür )  XVI. yüzyıldaki deniz haritalarında, Mordoğan'ın adı Mimas olarak kayıtlı ve  Mimas ismi eski  haritalarda ve Romalı şair Oviduşun Truva Savaşlarını anlatan dizelerinde de geçiyor. Günümüzde ise Mordoğan, özellikle Çatalkaya, Ayıbalığı kayalıkları ve Plajı, Ardıç Plajı, amatör balıkçılığı ve 70 çeşit mor çiçeği ile ünlü bir sahil kasabası. Denizde epey bir vakit geçirdikten sonra öğle yemeği için Karaburun'a doğru yola çıkıyoruz. Güya hiç acıkmadık diyorken, masaya oturduğumuzda soluduğumuz bol oksijen yüklü Urla havasının  insanı nasıl iştahlı kıldığını anlıyoruz.

Geri dönüş yolunda hem Arya'yı görmek hem de içimizde dünden ukde kalan köy kahvesinde soluklanmak için mola veriyor, demli çay ve kahvelerimizi içip yudumlayıp  yola devam ediyoruz. Arya çoktan yeni yerine uyum sağlamış, mutlu mutlu kuyruk sallayarak karşılıyor bizi. Yıldırım Hoca, onun bize en azından yazları Arya’nın burada kalmasını teklif ediyor, şaşırıyoruz, tam ama olmaz falan diyecekken, Arya gelip söylenenleri anlamış gibi hoplayıp zıplıyor, kuyruğunu hiç durmadan sallıyor. Bunu en azından düşünmeye karar veriyoruz. Henüz İstanbul'dan temelli ayrılmaya cesaretimiz olmasa da belki onun sayesinde bir başlangıç yapıyoruzdur kim bilir.

Cay kahve molasından sonra, aksam yemeğine kadar  biraz dinlenmek üzere otelimize geçiyoruz. Bu akşam kalacağımız otel Pera Otel. Butik konseptte hizmet veren otelin içi ve odaları son derece özenle döşenmiş, denize sıfır konumda. Personel de çok ilgili ve misafirperver. Otel ile ilgili gördüğüm tek ve en önemli  eksik, içerisinde bulunan Liman restaurantın işletmesinin dışarıya verilmiş olması.

Akşam yemeğimizi bu kez Urla'nın içinde limanda  bulunan restaurantlardan Yosun'da alıyoruz. Tadı damağımızda kalacak bir Ege mutfağı var bu aksam. 5,5 kg. bir sinarit tam kıvamında ızgara yapılmış, yanında deniz börülcesi, Dinamit denilen enfes bir meze (süzme yoğurttan yapılıyor içinde acı taze biber, üzerine zeytinyağında kızartılmış acı  kuru yeşil biber parçacıkları) veee nefis bir roka salatası. Bu enfes yemeğin ardından yürüyüş rotamız  bu kez  Urla içinde.

Necati Cumali'nin evi, Karantina adası, Sanatcılar Sokağı ve bozulmamış taş evler. Otele dönerken vakit gece yarısına ulaşmış olmasına rağmen yolda annesi Urla'lı olan,Urla'da vefat eden ve Urla'ya olan sevgisi nedeni ile adı Urla ile anılan Tanju Okan'ın şarkılarını mırıldanıp, bu gece hiç  uyumak istemediğimizi düşünüyoruz.

Urla'daki son sabahımıza uyandığımızda, denize girmek yerine ziyaret etmek için merak içinde olduğumuz Klazomenai Antik Kenti’ne doğru yola çıkıyoruz. Tarihçi Herodot oniki İyon kentinin arasında Klazomenai'nin de bulunduğunu bildirmektedir. Klazomenai kentine ait kalıntılar M.Ö 5. yy dışında anakarada bulunmaktadır. Verilere göre M.Ö 5 yy yerleşmesi Karantina Adası'ndadır ve tarihin bilinen en eski zeytinyağı üretim tesisinin bulunduğu yerdir. Üretim tesisini gezdiğimizde ve birleşik kaplar esasına göre yağ ayrıştırma sistemi hakkında anlatılanları dinlediğimizde gerçekten büyüleniyoruz.

Şimdi sırada Urla'da kurulan ve genel ziyarete Ekim ayında açılacak olan ve Türkiye'nin en büyük ve en kapsamlı Zeytinyağı Müzesini ziyaret etmeye geldi. 4 bin 500 metrekarelik alanda açılacak müzede aynı zamanda modern bir zeytinyağı fabrikası da olacak."Klozomenai'den Günümüze Zeytinyağı Teknoloji Müzesi" adı altında ziyarete açılması planlanan müzede bilinen ilk zeytinyağı işliği de yer alacak. Müzenin kurucusu Ortopedi Uzmanı ve Belediye Meclis Üyesi Levent Köstem'in de dediği gibi "zeytinyağı bir kültürdür" sözünün ne kadar doğru ve haklı bir temele dayandığını burada birebir inceleme fırsatı bulduğumuz için çok şanslı olduğumuzu düşünüyoruz.

Urla'da geçirdiğimiz muhteşem iki günün ne yazık ki sonuna geldiğimizin farkındayız ama hiç birimiz birbirimize bunu hatırlatmıyoruz, sanki dönüş yolunu unutmak istiyoruz. Bu yolculuğumuzu bir başlangıç olarak kabul etmeye karar verince hepimiz rahatlıyoruz, Urla'ya tekrar tekrar gelmek için birçok nedenimiz var çünkü. Başta bir Urla'lı olmaya karar veren Arya’yı ziyaret etmek olmak üzere sayamayacak kadar çok nedenimiz var.

Ağırlıklı Zeytinyağı temalı bu seyahatimizin ardından bir sonraki Urla yolculuğumuzun ana konusunu şimdiden belirledik bile…

"Urla'da Şarapçılık"…


Şebnem Akarsu