Bu gadget'ta bir hata oluştu

9 Mart 2013 Cumartesi

Karlar Altında Bir Rus Romanı


Kars’a yirmili yaşların başında sıcak bir yaz günü gitmiştim. Ani’de çiçeklerin arasında çekilmiş  mutluluk fotoğrafımı hala saklarım. Yemyeşil bir doğanın içinde farklı kültürlerin tarihi. Arpaçay nehri ile ayrılan sınırın ötesi…
Çok etkilenmiştim.

Geçen yıl  bir seyahat organizasyonu hazırlıyorduk Kars’a,kış mevsiminde gidecektik. Üstadımıza sordum gezinin adını  ne koyalım?

Adını sen koy dedi, ardından doğup büyüdüğü Kars’ı anlatmaya başladı.Kars kışın güzel, karda bambaşka oluyor dedi. Gece karanlığında Rus işgalinden kalma binaların dizildiği sokaklarda dolaşırken kendini Dr Jivogo romanından bir paragrafın içinde buluyorsun.
 
Adı belli oldu. Karlar altında görmeden koyduğumuz adın seyahatimizi  ne kadar iyi tarif ettiğini gidip görünce anladım. Roman gibi …



Gerçekten kışın yapılan iki gece konaklamalı  bir seyahatte Kars’ta gerçek dünyadan kopup bir romanın sayfalarında buluyorsunuz kendinizi. Çok renkli,  bol aksiyonlu, biraz hüzünlü bir roman. Öyle çok kahramanı var ki romanın;  Ahmet Muhtar Paşa, Namık Kemal, Kazım Karabekir Paşa, Enver Paşa, Hasan El Harakani ve adı aklıma gelmeyen pek çok değerli şahsiyet…



Ülkemizin bilinen en eski “Türkçe” isimli şehriymiş  Kars.Milattan önce 130’lu yıllarda Dağıstan’dan gelerek bu bölgeye yerleşen “Karsak oymağından” almış adını. Orta Asya’da yaygın olan tilki türü ‘’Karsak’’

Kimler gelip geçmemiş ki bu topraklardan.Binlerce yıl öncesinden günümüze kadar devam etmiş Kars’ta hayat. Urartular, Persler, Araks Krallığı, Tigran, Sasaniler, Bagratlılar, Selçuklular ve Osmanlı…

Tarih boyunca Kars, çeşitli etnik grupları ve mezhepleri barındıran renkli bir kültüre sahip olmuş.Terekemeler,yerliler, Azeriler, Türkmenler, Ermeniler, Malakanlar, Kürtler…

Malakanlar

Benim ilgimi çeken  Malakanlar oldu Daha önce hiç duymadığım çok özel bir halk Malakanlar.

Süt  ve barış seven halk…

Ağırlıklı olarak  Beyaz Rus olan bu halkın inanışları  Ortodoks Kilisesi ve ruhban sınıfıyla örtüşmeyince 1800’lerin başında dönemin Rus Çarı I. Aleksander tarafından  önce Kırım ve civarına, ardından Kafkasya ve Kars’a sürülmüşler. Kilise ile  yaşadıkları sorunun yanısıra  inanışları gereği öldürmeye karşı oluşları, savaşı ve dolayısı ile askerliği kabul etmemeleri de sürgün sebeplerinden biri.

Ortodoks kilisesi haftada iki gün süt içilmesini önerirken, bu halkın haftanın her günü her gün süt içilebileceğini savunmaları ayrı bir anlaşmazlık nedeni olmuş.

Rusçada Moloko kelimesi süt, Molokan ise süt içen anlamına geliyormuş.

1920’de Kazım Karabekir komutasında ordunun Kars’ı Rus işgalinden kurtarmasının ardından, diğer azınlıklar gibi bazı Malakan aileleri Rusya’ya geri dönse de 1962’ye kadar büyük kısmı Kars’ta varlığını sürdürmüş.
.Çalışkanlıkları ve dürüstlükleri ile bilinen  Malakanlar, yöre halkına değirmencilik, peynircilik ve tarımsal alanda önemli yenilikler getirirken kentteki kültürel zenginliğin oluşmasına önemli katkı sağlamışlar. Göçler sonucu ne yazık ki  günümüzde bir kaç aile dışında bu halktan kimse kalmamış.

********

Karlar altında Kars gizemli, masalsı.

1877-1878 yıları arasında süren Osmanlı Rus Savaşı’ndan sonra kırk yıl boyunca Rus Egemenliğinde kalmış Kars.  Sokakları birbirine dik kesen ızgara planlı geniş caddeler,  Baltık mimarisinin özellikleri taşıyan bazalt taşlarla inşaa edilmiş iki üç katlı binaları ile gördüğümüz Anadolu şehirlerinden çok farklı.İç  mekanlarda, uzun koridorlar etrafında iç içe açılan oda ve salonlarda ‘’Peç’’ adı verilen kalorifer sistemi kullanılıyor. Binaların duvarlarının içine monte edilen borularla ısıtılıyor odalar.




Cepheleri bordür kabartma taşlar ve sütunlar ile süslenmiş bu binalar şehre zenginlik veriyor. Abartılı değil, zevkli.

Neyse ki kentin çirkin binalarının üzerini örtüyor kar, görmemezlikten geliyorsunuz son yılların zevksiz ve kişiliksiz yapılarını…

O süslü cepheli taş binaların saçaklarından buzlar sarkıyor. Akşam güneşi vuruyor pencerelerine. Siyah taş binaların içinde beyaz tenli genç kızların bale yaptığını, piyano çaldığını hayal ediyorum. Klasik müzik ezgileri dökülüyor sokaklara…  

Sonra lapa lapa kar başlıyor. Hava kararıyor. Şehir beyaz bir sessizliğe bürünüyor.


Sekiz odalı sıcak otelimize dönüyoruz. Kars’ta tahmin ettiğimizin aksine üşümüyoruz.

Akşam yemeğinde içtiğimiz patıcan çorbasının ve bulgur pilavı eşliğinde yediğimiz yağlı kaz etinin tadı damağımızda kalıyor.

Grubumuza özel sunulan Kafkas oyunları gösterisini heyecanla izliyoruz. Son derece yetenekli gençlerden oluşan grup Türk Bayrağı açarak bitiriyor gösterilerini…




Patlamış mısırlar önümüzde ‘’Deli Deli Olma’’ filmini izliyoruz sonra… Bölgenin kültürünü, geleneklerini, yaşamını anlatan olağanüstü bir film.



Tarık Akan, köyün yaşayan son Malakan ferdi Mişka rolünde.Onun ve Şerif Sezer’in oyunculuğu muhteşem, hem eğlenceli hem duygusal…Işıklar yandığında ağlamaktan kızarmış  gözlerimizle kalakalıyoruz.

’’Mişka Yürekten dedem’’…  İzlerken ağlamamak elde değil…

Ertesi gün yöresel  peynir, bal ile birlikte zengin bir kahvaltı menüsünden sonra yolculuk başlıyor

Önce Çıldır Gölü, sonra Ani Kenti var sırada…

Bembeyaz bir dünyanın içinde kayboluyoruz. Uçsuz bucaksız beyazlıktan gözlerimiz kamaşıyor Sukünet  var, huzur var, dinginlik var  yollarda.



Derken  beyazlığın içinde bir  hareketlenme oluyor, tilkiler. Başlarını karlara sokup sokup çıkarıyorlar. Fare arıyorlar karların altında, açlar,çok açlar.




Çildira doğru giden yol boyunca beyaz dünyanın içinden küçük köyler çıkıyor karşımıza. Daha önce hiç görmediğiniz renkli mezar taşları ile karşılaşıyoruz köyün sokaklarında.

Kazlar dolaşıyor evlerin damlarında, hepsi besili, kardan memnun bir halleri var. Akşam hangi sofraların konuğu olacaklar kim bilebilir?


Kazın Türkler için önemini anlatıyor üstad. Ne kurt ne başka hayvan. Türklerin kutsal hayvanı ‘’Kaz’’. Göklerde en yükseğe çıkabilen bu hayvan Gök tanrısından haber getirirmiş. Konduğu yerde su olduğu için kazlar nereye konarsa orada yaşam olurmuş. Kaz haberci, kaz kutsal…

Çıldır Gölünde atli kızaklar bekliyor bizi, buzun üzerinde gölde kızaklarla tur atıyoruz.
Neredeyse bir metre buzun üzerinde yürüyoruz.Biliyoruz; yürüdüğümüz yerin  altında  sazanlar yüzüyor,  belli aralıklarda buzu kırıp ağlarla balık yakalıyorlar.





Acıkıyoruz göz alabildiğine beyaz gölün üzerinde yapılan yürüyüşün ardından.
Masada buz yok, rakımıza kar koyuyoruz. Sobanın üzerinde kızarmış sıcacık pidelerimizin arasında çeçil  peynirini katık yapıyoruz. Soğuktan yağlanmış sarı sazanların lezzetini tarif edemem.




Sıcak sobanın yanında keyifli bir yemeğin ardında yola çıkıyoruz.Bu kez yolculuk Ani’ye,yıllar yıllar önce gidip, büyülendiğim antik kente…



Ani …



Bir zamanlar yedi giriş kapısı olan şehrin en önemli kapısı Aslanlı kapıdan giriyoruz kente.



Üstad dikkatimizi girdiğimiz kapının üzerindeki sembollere çekiyor. Yüzümüzü kapıya çeviriyoruz.Surların bir yanındaki  burç üzerinde Selçuklu Sultanı Alparslanın şehri 1064 yılında feth etmesini belgeleyen dört satırlık Kufi İslami Kitabeyi görüyoruz. Ani'nin Bagratid hükümdarlarının hanedan armasını görüyoruz.

Sonra svastika işaretini yani gamalı haçı görüp şaşırıyoruz.‘’Sonsuz döngü’’

Evrensel olduğu düşünülen bu sembol doğal olarak birçok medeniyet ve kültürde kullanılmış. Svastika HinduizmBudizm ve Jainizm'e göre kutsal. Mezopotamya'da bulunan pek çok  sikkede  svastika varmış. Erken dönem Hristiyanlıkta ve Bizans İmparatorluğu'nda da svastika sembolü kullanılmış. Gamalı haç ismi ilk Bizans döneminde kullanılmaya başlanmış.  


Anadolu’ya İpek Yolu üzerinden girişte ilk konaklama merkezi olduğundan aynı zamanda bir ticaret merkezi olmuş kent ortaçağda. Bir zamanlar 100.000 üzerinde nüfusu ile bölgenin en  kalabalık aynı zamanda zengin şehri olmuş.

Surlarla çevrili kentin içinde ayak basan her kültürün her inancın sembolünü görebiliyoruz. Kilise, manastır, katedral, medrese, hamam ve camiler var.

Alparslan’ın Ani’yi feth etmesinin ardından Anadolu’da yapılan ilk camii’yi geziyoruz. Manucehr Camii.Buradan Rusların bölgeyi  terk ederken bombaladıkları Arpaçay üzerindeki ipek yolu köprüsünü görüyoruz.

Güneş bulutların ardından kenti terk etmek üzere…Muhteşem bir manzaraya tanıklık ediyoruz.



Akşam otelimizde yöresel yemeklerden oluşan bir ziyafet sofrası bizi bekliyor. Önce bölgeye özel bir ot çeşidi olan “evelik otu” ile pişen evelik çorbasının  tadına bakıyoruz.Ardından erişteli pilav ve hangel adı verilen etsiz ve karamelize soğanlı mantı geliyor.Kars’a özel olan Piti yemeği ile devam ediyoruz.Zerdeçal ,koyun eti ile pişmiş nohuttan oluşan yemeğin  özelliği emaye bardaklarda servis yapılması.
Tabağımıza ince pideleri küçük küçük  doğruyor üzerine bardaktaki pitiyi boşaltıyoruz.



Tatlımız; bizim aracımızın şöförünün hanımının ellerinden,ev yapımı şerbetli burma tatlısı.
 
Çaylarımızı yudumlarken bir televizyon reklamından aşina yüzleri ile Kars’ın meşhur aşıkları grubumuz için  otelimize geliyor. Kars’ta soğuk kış akşamlarının bir parçasıymış, saz aşıklarının bol atışmalı, çekişmeli, dudak değmezli eğlenceleri. Bu kez bizlere sazlı sözlü atışmaları ile çok keyifli bir gece yaşatıyor aşıklarımız.

Başımı yastığa koymamla uyumam bir oluyor.

***** 

Ertesi sabah Sarıkamış’a doğru yola çıkıyoruz

I. Dünya Savaşı sırasında Allahuekber Dağları’nda savaşarak ve donarak ölen askerlerimiz anısına yapılan Sarıkamış Şehitliğini ziyaret ediyoruz.Doğum tarihi ve ölüm tarihlerini okuduğumuzda içimiz daha da acıyor. Çocuk yaşta vatan uğruna şehit olan fidanlar… Ülkemizin  gerçek kahramanları.

Cemal Süreyya’nın dizeleri dolanıyor dilime…
Öyle güzel ki ölürüm artık
Beyaz uykusuz uzakta
Kars çocukların da Kars’ı
Ölüleri yağan karda
Donmuş gözlerimin arası
****
Sarıkamış’a devam ediyoruz ve ‘’ Katherina’nın Av Köşkü’’ olarak adlandırılan,1896 yılında Rus Çarı II. Nikola tarafından komutanlık binası olarak yaptırılmış binanın uzaktan da olsa  fotoğrafını çekiyoruz

Köşkün özelliği; fırınlanmış çam ağaçlarının köşelerinin çentilerek tek bir çivi bile kullanılmadan tamamıyla ahşap malzeme ile yapılmış olması.

Bu çok özel ve bölgenin en güzel binasının şu anki hali ne yazık ki içler acısı. Böyle bir değere hiçbir kamu kurumunun sahip çıkmaması, zamanın yıpratıcı etkisine terk edilmesi anlaşılır gibi değil.

Sarıkamış’a adını veren göğe yükselen sarı gövdeli çam ağaçlarının arasında telesiyejle tepeye çıkıyoruz. Yukarıda sucuk ekmek ve sıcak şarap bizi bekliyor. Kayak yapanları izlerlen, temiz havayı bir kez daha ciğerlerimize çekiyoruz…   



 
Artık dönüş vakti

Öğleden sonra THY 14.00 uçağına biniyoruz.

Rus Roman’ının son yaprağını da çevirip, kitabı kapatıyor, ön koltuğun cebine bırakıyoruz.

Gözlerimizi yumuyoruz

Huzurlu beyaz bir uykudan, trafik ve gürültülü şehir yaşamına uyanıyoruz.

Ayşe Kaynarcalı
     

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder